Tarihin seyrini değiştiren yıl: 1979

Genelde dünyayı, büyük liderlerin, büyük ülkelerin davranışları etrafından değerlendirmeye çalışırız. Öyle anlamaya çalışırız tarihin akışını. Fakat tarihin akışında aslına bakarsanız arka planda son derece daha önemli sayılması gereken yapısal unsurlar var.

Bizim çağımız açısından, bizim çocuklarımız ve torunlarımızın yaşayacakları dünya açısından sanıyorum büyük insanlardan ya büyük ülkelerden, onların davranışlarından, tercihlerinden çok, dünyanın kendisiyle barışık bir şekilde insanların yaşamayı becerip beceremeyecekleri sorusu var.

Bugün dünyada olup bitenleri tarihsel birtakım atıflarda da bulunarak anlatmaya çalışacağım. 2020’de pandemi dışında dünyanın belki de en çok konuştuğu konu Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan seçimlerdi sebebi de aşikâr. Bütün yıpranmışlığı, sarsılmışlığı özellikle son 20 senede yaptığı büyük hatalara rağmen Amerika Birleşik Devletleri hâlâ dünyanın en büyük ekonomisi olarak kalmaya devam ediyor. En güçlü askeri kimliğe sahip ülkesi olmaya devam ediyor. Siyaseti çok ciddi şekilde kutuplaşmış ve kilitlenmiş olsa bile sistemi işlediği takdirde özellikle bu son aşı kampanyasındaki başarılarına baktığınızda bunu görmemek mümkün değil. Hâlâ karar verebilme kapasitesine, kendi içsel kapasitesini harekete geçirmeye de muktedir bir ülkeyle karşı karşıyayız.

Ama eskiden olduğu gibi tek tüfek değil. Dünya sadece ABD’nin başkanının iki dudağı arasından çıkacak olan sözlere bakmıyor. Gücün daha fazla dağılmış olduğu, daha çok kutuplu diyebileceğimiz bir dünyada yaşıyoruz ve önümüzdeki dönemde de belki kutupların sayısının daha da arttığı bir dünyada yaşamaya devam edeceğiz. Dolayısıyla bütün bunların içinde önce bir bugünün değerlendirmesini yapmak lazım. İster istemez tarihe atıfta bulunmamız gerekiyor.

İran Derimi, Afganistan işgali

Bana göre son 40 yılı belirleyen en önemli yıl 1979’du. 1978 ve 80’i de buna dahil ediyorum. Burada sonraki yılları tanımlayacak olan çok önemli gelişmeler yaşandı. Hemen Türkiye’nin çevresi açısından bakacak olursanız, İran Devrimi, İran Devrimi korkusuyla müthiş bir Sünnileşme kampanyasına gitmek zorunda kalan Suudi Arabistan, Afganistan’ın işgali ve buna yönelik muhalefet, daha doğrusu buna yönelik direniş içinden gelişen cihatçı hareket. Bunlar bugünkü dünyamıza damgalarını vuruyorlar.

Ve cihatçı hareketin Sünni niteliği, buna karşılık hem jeopolitik hem de mezhepsel hasım olan İran’ın Şiiliği’yle daha sonraki olayların da etkisiyle bütün Ortadoğu’yu mezhep savaşlarının da girdabına atmış oldu. Dünya açısındansa önemli olan gelişme bu 1979 yılı çevresinde ikiye indirilebilir.

Bunlardan birincisine gelelim. Batı dünyasında 1973’teki Arap-İsrail savaşının akabinde patlayan petrol fiyatları zaten yavaş yavaş krize girmekte olan dünya ekonomisini olumsuz etkilemişti. 1945 yılından beri neredeyse aralıksız büyüyen Batılı ülkeler, “stagflasyon” denen, o güne kadar bilmedikleri, yani hem enflasyonun olduğu, hem de işsizliğin yaşandığı durgunluğun yaşandığı bir döneme girmişlerdi ve o döneme kadar da Batılı ülkelerin ekonomi politikalarını tanımlayan “Keynes”ci yaklaşımdan uzaklaşması. Devletin vergi, transfer yoluyla bölüşümü daha eşitlikçi yapmaya çalıştığı, dönemsel ekonomik krizlere karşı devlet imkânlarını kullanarak bu krizlerin yumuşak bir şekilde atlatılmasını sağlayabildiği yaklaşıma verdiğimiz ad “Keynes”ci yaklaşım. Bunun bir krize girdiğinin anlaşılmasıyla bundan uzaklaşılması ve giderek daha piyasacı, piyasaya daha yakın, piyasaya daha sıcak bakan hatta aşırı örneklerinde piyasa köktenciliği diyebileceğimiz bir yaklaşımla ekonomi politikalarının üretilmesi gerektiğini, söyleyenlerin sesi daha gür çıkmaya başladı.

Ve bunların siyasi alandaki önemli bir temsilcisi Margaret Thatcher da 1979 yılında İngiltere’de iktidara geldi. Onun ardından gene benzer şekilde sermaye yanlısı politikaları savunan Ronald Reagan’ın da ABD’de iktidara gelmesiyle bugünden geriye dönüp baktığımızda, Neoliberal dönem denilen dönem dünyada başlamış oluyor.

Bunun Soğuk Savaş bittikten sonra bütün dünyaya hızla yayıldığından da bahsedeceğim. Batı dünyası bu şekilde piyasacılığa daha fazla önem veren bir ekonomi politikası yaklaşımına geçerken sadece İslam dünyasında değil, hemen hemen tüm dünyada din giderek siyasileşirken, tam o dönemde ve hâlâ bugün dünya nüfusunun 5’te 1’ini temsil eden Çin de yeni bir büyük uyanışın eşiğindeydi. Hatta buna yönelik ilk adımlarını atmaya da başladı.

Çin: Yüzde 1-1.5’tan yüzde 15-16’ya

Dediğim gibi 1979 yılında dünyada yaşayan her 5 kişiden 1’i Çinliydi. Fakat Çin’in dünya ekonomisindeki payı yüzde 1-1.5 civarındaydı.

Mao’nun yani tarihsel lideri Mao’nun ölümü, Mao’nun ölümüne kadar süren 1966’da başlamış büyük proleter kültür devriminin ülkeyi perişan eden o büyük kargaşa döneminin de bitmesiyle birlikte Çin’de bir kendini toparlama gerekliliği, büyük küçük, yetkili yetkisiz herkes tarafından hissediliyordu.

Mao’nun yoldaşları tarafından iki defa kenara itildiyse de ölmeden ayakta kalmayı becermiş Deng Şiaoping nihayet 1978’de iktidarı tam olarak ele geçirdiğinde, tarihsel olarak çok önemli bir karar veriyor ve Batılı anlamında değilse bile Çin’in kollektivist bir ekonomi anlayışından yavaş yavaş piyasayı ön plana çıkaran ve dünya ekonomisiyle daha açık bir ilişki kurulmasını öngören ekonomi yönetimi yaklaşımına da geçmeye başlıyor.

40 yıl sonra baktığınızda o günlerin dünya nüfusunun 5’te 1’ini temsil ettiği halde ekonomisinin sadece yüzde 1-1.5’unu temsi eden Çin, bugün de nüfus olarak dünya nüfusunun 5’te 1’ine tekabül ederken dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu. Dünya ekonomisinin yüzde 15-16’sını temsil ediyor. COVID-19 salgını kendi ülkesinde Wuhan’da başlamasına rağmen bunu atlatmakla kalmayıp aynı zamanda büyümeyi beceren tek gelişmiş ülke olabiliyor ve IMF’ye göre zaten satın alma paritesi açısından dünyanın bir numaralı ekonomisi oluyor.

Bunun aslına bakarsanız dünya siyasetindeki tercümesi de anca şu olabilir: Bu kadar müthiş bir ekonomik güç kayması ister istemez stratejik bir güç kaymasını da getirecektir ve getirmiştir.

Önümüzdeki döneme baktığımız zaman Çin’i ve genel olarak Asya’yı dünyanın yükselen kıtası ve güçleri olarak görmek zorundayız. Bunun karşısında da Batı dünyası ne yapacağına, nasıl bununla mücadele edeceğine, kendisini yeniden toparlamaya, nasıl başlayacağına karar vermek zorunda.

Ben baktığım zaman 2021 yılını dünyanın yeni kulvarına girmesinin başlangıç yılı olarak görüyorum. Önümüzdeki herhalde 6-7-8 yıl boyunca yeni bir düzenin şekillenmesine tanık olacağız. Onun sonunda da yeni güç dengesi nedir, ne değildir, hangi ittifaklar vardır yoktur ve dünya ne tarafa doğru gidecek bunu da anlayacağız. Bu bakımdan neoliberal dönemin sonuna gelindi.

Fakat Çin’in yükselişini sonuna gelinmedi. Bu Çin’in sorunsuz bir ülke olduğu anlamına gelmiyor. Fakat saflar netleşiyor ve iki büyük dev ülke Amerika ve Çin, dünyada kimin önde olacağı ekonomik olarak ve siyasi olarak bunu tanımlayacak bunu belirleyecek rekabetin içine girdiklerinde dünyanın geri kalanında buna dikkat etmesi gerekecek. Çünkü küresel bir ekonomide yaşıyoruz. Örneğin Amerika’nın yakın müttefiki Avrupa Birliği, Çin’le olan ticaretinin engelleyemez. Çünkü kendisini sürdürebilmesi açısından bu ticarete, bu piyasaya, bu teknolojik alışverişe bağımlı. Amerika Birleşik Devletleri’nin de bir bağımlılığı var. Dolayısıyla bir taraftan iş birliği sürecek fakat öteki taraftan stratejik olarak da rekabetin kızışacağı bir ortamda olacağız.

Bu bakımdan belki Amerikan seçimine niye bu kadar önem verildiğini daha iyi anlamamız mümkün. Amerika Birleşik Devletleri 1989’da duvarın yıkılması, ardından 1991’de Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte kendisini rakipsiz bir konumda buldu. Ekonomisi toparlandı, siyaseten çok güçlüydü ya da öyle gözüküyordu. Askeri olarak eline su dökebilecek kimse yoktu ve dünya tarihinde çok ender rastlanacak bir an tanımlamasıyla dünya tek kutuplu bir dünya dönemine girdi ya da o bu o şekilde görüldü. Tek kutuplu dünyada Soğuk Savaş’ın da bitmesiyle küreselleşme yani aslına bakarsanız kapitalizmin ya da piyasa ekonomisinin tüm dünyaya yayılmasının önü tümüyle açılmış oldu.

Demokratiksen ABD müttefiki olabilirdin

Amerika Birleşik Devletleri buna büyük bir destek verdi ve ilk yıllarda yani 1989’daki duvarın yıkılmasının temsil ettiği özgürlük ve demokrasi arayışının da rüzgarıyla 90’lı yıllarda bir taraftan piyasa ekonomilerinin yaygınlaşmasını bütün dünyada teşvik ederken ve küreselleşme bir piyasalaşma süreci olarak yaşanırken, aynı ABD daha da ciddi bir şekilde demokratikleşmenin de destekçisi oldu. Her zaman öyle görünürdü ama Amerika’nın müttefikleri arasında demokratik olmayan pek çok da ülke vardı. 90’lı yıllarda hakikaten eğer dünya sistemi içinde tanınabilir bir ülke haline gelecekseniz yapmanız gereken, piyasa ekonomisi kurallarını benimsemek ve demokratik yönetime sahip olmaktı.

O dönem o nedenle Amerikalı Freedom House’un yaptığı araştırmalara göre dünyadaki demokratik ülke sayısının hızla arttığı, hakların ve özgürlüklerin giderek daha fazla ön plana çıkabildiği bir dönemdi. Aynı Freedom House’un son yayınlanan raporuna baktığınız zaman dünyada 15 seneden beri demokratikleşme, hak ve özgürlüklere saygı duyulması konusunda büyük bir gerileme olduğunu görüyoruz. “Neden son 14-15 yıl?” derseniz bunun da cevabı aslında hazır. 2008 krizinin etkileri göz önünde bulundurulmadan bugün dünyada niye popülist hareketlerin yükselişte olduğunu, niye otoriter rejimlerin güçlenmekte olduğunu, neden demokrasi konusunda sıkıntılar yaşanmakta olduğunu anlamak mümkün değildir.

Bu bir bakıma 1930’ların havasını da andırıyor. 1930’larda da faşizmin ya da benzer otoriter rejimlerin yükselmesinde 1929’da Amerika’da başlayan büyük Ekonomik Buhran’ın çok önemli payı vardı. İşsizlik, geleceğe yönelik ümitsizlik, bir çare arayan toplumların “Tek lider”e dönmesi, onların vaatlerine inanması, onların peşinden sürüklenmesini kolaylaştıran bir çerçeve yaratıyordu. Bugün de buna benzer bir atmosferle karşı karşıyayız.

Trump nasıl oldu da başkan oldu?

Bu nedenle zaten Amerika Birleşik Devletleri’nde, Trump gibi Amerikan Başkanı olma kriterlerine çok da uygun sayılamayacak bir demagog başkan olabildi. Başkan olmakla da kalmadı, kaybettiği seçimde bile Amerikan seçmeninin 74 milyon mensubunun oyunu almayı becerebildi. Hatta ve hatta yürütmeyi kontrol ettiği için bir darbe teşebbüsünde dahi bulunacak cüreti elde etti.

Bugün bile Trump’ın büyük yalanı olan seçime hile karıştırıldığı, oyların doğru sayılmadığı, aslında seçimi kendisinin kazanmış olduğuna dair yalana inanan, ona oy vermiş olan çok geniş bir kitle var ve bu yalanın siyasi getirisi nedeniyle de Amerikan Sistemi’ndeki iki büyük partiden biri olan Cumhuriyetçi Parti’nin mensupları kör parmağım gözüne önlerinde olan bir gerçekliğe rağmen Trump’ın yalanını sürdürmeyi ve kendilerini iktidarda tutabilmek ya da kendini tekrar iktidara getirebilmek için de demokratik mekanizmaların bozulmasına, demokratik kriterlerin tarumar edilmesine göz yumacak bir konumlama içindeler.

Akademisyen ve yazar Soli Özel, Neo Skola için hazırladığı Yakın Dönem Siyaset Tarihi ve Gelecek Dünya Düzeni eğitiminde bugünün dünyasını şekillendiren siyaset ve ekonomiye dair en önemli olaylarda geniş bir bakış açısı sunuyor, yakın siyaset tarihinden geleceğe uzanan bilgi dolu küresel bir yolculuğa öncülük ediyor.

Soli Özel’in, ilk bölümü ücretsiz olan Yakın Dönem Siyaset Tarihi ve Gelecek Dünya Düzeni eğitimine Neo Skola’da katılabilirsiniz. 

Total
0
Shares
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts
Total
0
Share