49. İstanbul Müzik Festivali: “Başka Bir Dünya Mümkün”

download-2-1-1-300x169 49. İstanbul Müzik Festivali: “Başka Bir Dünya Mümkün”
Festival Afişleri: https://www.iksvphoto.com/album/bc80fl

“Özümüze dönmek, doğanın sahibi değil sadece küçücük bir parçası olduğumuzu hatırlayarak; yıkıp tahrip etmeden, ihtiyacımız olanla yetinip, toprağa, ağaca, suya, havaya ve evrendeki tüm canlıların yaşama hakkına saygı göstermek zorundayız. Bu bilince ulaşmak için de bilimin, sanatın, edebiyatın, müziğin gücüne sığınmamız; doğayı gözlemlememiz, oradaki o olağanüstü düzeni içselleştirmemiz, onunla bağ ve empati kurmamız gerekiyor.”

49. İstanbul Müzik Festivali, bu yıl birbirinden değerli sanatçıları ve dinleyenleri 14 farklı açık hava mekanında ağırlıyor. Bu yıl ‘Başka Bir Dünya Mümkün’ temasıyla düzenlenen festivalin afişi ise Ulaş Eryavuz tarafından, sosyal mesafenin doğadaki yansıması ‘taç utangaçlığı’ndan esinlenerek tasarlandı. Festival 18 Ağustos’ta gerçekleşen ve dinleyicileri Piyanist Anna Vinnitskaya ile buluşturduğu açılış konseriyle birlikte başladı!

Biz de İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya ile “Başka Bir Dünya Mümkün” temasının festival açısından anlamını, festival programını, ‘yeni normal’e adaptasyon sürecini ve hedeflerini konuştuk.

download-3jpeg-K3H6SuEqrga55pTQ5 49. İstanbul Müzik Festivali: “Başka Bir Dünya Mümkün”
İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya

1. Festival tarihinde ilk kez 49. İstanbul Müzik Festivali programındaki tüm konserler açık hava mekânlarda yer alacak. Bu ilk hakkında neler söylemek istersiniz? Sizce bu yenilik gelecek yıllardaki festival düzenini de etkileyecek mi?

Pandemi şartları nedeniyle, hem izleyicilerimizi, hem sanatçılarımızı hem de sahada çalışan ekiplerimizi korumak adına tarihinde ilk kez İstanbul Müzik Festivali’ni tamamen açık hava mekânlarda düzenliyoruz. Operasyon ve prodüksiyon açısından bizim için oldukça meşakkatli ve masraflı bir iş bu. Zira kapalı bir konser salonuna girdiğinizde her şey hazır sizi bekliyor. Ancak açık bir alanı bir konser salonuna dönüştürmek için bir gece önceden ya da etkinlik günü sabah erkenden o alanı sahnesinden, ışık-ses sistemine, izleyici alanlarından kulisine sıfırdan yaratmanız gerekiyor. Normal zamanlarda birkaç konser düzenliyorduk açık havada, yine bu formata döneriz diye umuyorum. Hayatın normalleşmesiyle tekrar kapalı salonlara dönmeyi bekliyoruz.

2. Bu sene pandemi önlemleri altında düzenlenen festival programında birbirinden güzel 14 farklı mekân var. Mekân ve konser eşleşmeleri nasıl düzenleniyor? Mekân seçimi sürecinde hangi unsurlara dikkat ediliyor?

Öncelikle bir mekânın görsel ve işitsel detaylarına ve kabaca satıhın uygunluğuna bakıyoruz. O alanda bir konser dinlemekten ne kadar haz alınır; ilgili konserin artistik içeriği mekânla ne kadar örtüşüyor, etraftan gelecek seslere ne kadar açık veya sakin… Daha sonra o alanda yer alacak etkinliğin sahne boyutuna bakıyoruz. Ne büyüklükte bir sahneye ihtiyacımız olacak, o yerleştirildikten sonra izleyici için kullanılacak alan ne boyutlarda, pandemi prosedürleri gereği sosyal mesafeyle düzenlenecek izleyici alanına kaç sandalye yerleştirebileceğiz gibi teknik konularla devam ediyor. Kullanılacak mekânın erişime uygunluğu da önemli bir kriter elbette.

3. 49. İstanbul Müzik Festivali programında sizin için özel bir yeri olan, özellikle heyecanla beklediğiniz bir konser var mı? 

Evet, bu soruyla sık karşılaşıyorum ve benim için seçim yapmak gerçekten çok zor. Ancak Fazıl Say’ın CasalQuartett ve Friedemann Eichhorn ile sahnede olacağı “Doğanın Sesi” başlıklı konser için ayrı bir heyecan duyuyorum sanırım. Sevgili Fazıl’ın doğadan ilham alarak yazdığı eserleri Yürüyen Köşk ve Kaz Dağları Sonatı’nın yanı sıra, pandemi döneminde bestelediği ve “en iyi eserim” dediği Yeni Hayat Piyano Sonatı’nı dinlemek için sabırsızlanıyorum. Bu zorlu dönem Fazıl’ın ruhunda nasıl yankılandı, o hislerin aktığı notaların ortaya çıkardığı melodiler bizim ruhumuzun derinliklerinde nasıl yankılanacak acaba?

4. 49 yıldır aralıksız devam eden, gerektiğinde ‘yeni normal’e uyum sağlayabilen bir festival olma başarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İKSV’nin en büyük değeri uzun yıllara dayanan tecrübesi, buna bağlı olarak tüm zorlu şartlara hızla adapte olabilmesi ama en önemlisi de insan kaynağı diye düşünüyorum. Son derece profesyonel çalışan, detayları iyi görüp büyük resme odaklanan bir ekibimiz var. Bu da her konuda hızla aksiyon alabilen bir yapı oluşturuyor sanırım.

5. Klasik müzik Türkiye’de genellikle elit bir sanat dalı olarak değerlendiriliyor, İstanbul Müzik Festivali’nin bu algıya etkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

İstanbul Müzik Festivali ilk yıllarında şu an ayrı ayrı festivallerini düzenlediğimiz tüm sanat disiplinlerinin bir arada sunulduğu bir etkinlikti. Öncelikle bu anlamda her kesime hitap eden, ilgisini çeken bir festival olarak konumlandı. Zamanla farklı disiplinlerin ayrı ayrı festival programları sunulmaya başlayınca, İstanbul Müzik Festivali ağırlıklı olarak klasik müziği odağına aldı ancak her yıl programa izleyicimizin beğenisini ve aynı zamanda yeni izleyicilerin de ilgisini çekebilecek geleneksel müzik ve caz projelerini de dâhil ediyoruz. Bu anlamda programı inceleyip özünde farklı janrlara ilgi duyan izleyici içerikte kendine yakın bulduğu konserlere de ilgi gösteriyor, merak ediyor diye düşünüyorum. Diğer taraftan uzun yıllardır İstanbul’un parklarında ve çeşitli kamusal alanlarında düzenlediğimiz “Hafta Sonu Klasikleri” serisi ile de daha evvel klasik müzik konserine katılmamış birçok müziksevere de ulaşıyoruz. Bu tür etkinliklerin de bahsettiğiniz anlayışın, klasik müziğin elit ve korkutucu bir tür olmadığının anlaşılması için önemli olduğuna inanıyorum.

6. Bu senenin “Başka Bir Dünya Mümkün” temasından biraz söz eder misiniz? Bu temayı dünya gündeminde ya da ülkemizdeki hangi gelişmeler, değişimler veya olaylar şekillendirdi?

Aslında İstanbul Müzik Festivali için bu temaya 2018 yılında karar verdik; henüz pandemi tüm insanlığı vurmamış, orman yangınları, seller ve kuraklık ülkemizin bu kadar gözle görülen sıkıntıları haline gelmemişti. Diğer taraftan savaşlar, salgınlar, toprak ve güç savaşları ve bunlara bağlı zorunlu göçler insanlık tarihinin her döneminde olmuş elbette. Ancak bizi şaşırtmaya devam eden; akıl ve teknoloji çağı olarak adlandırdığımız 21. yüzyılda tüm bu dehşet aksiyonları aynı şekilde devam ederken gezegenin ve tüm yaşamın yok oluşuna bu kadar yakın olduğumuzu biliyor, sonuçlarını bizzat yaşıyor olmamıza rağmen bu dehşet verici tahribatı durdurmak konusunda bir çaba gösterilmiyor!

Bir diğer taraftan tüm bu yaşadıklarımız, birlik içerisinde olmaz, bu korkunç tahribata bir dur demezsek ayakta kalamayacağımızı ve ekolojik krizin bizi gezegenin sonuna hızla yaklaştığımızı da gösterdi. Özümüze dönmek, doğanın sahibi değil sadece küçücük bir parçası olduğumuzu hatırlayarak; yıkıp tahrip etmeden, ihtiyacımız olanla yetinip, toprağa, ağaca, suya, havaya ve evrendeki tüm canlıların yaşama hakkına saygı göstermek zorundayız. Bu bilince ulaşmak için de bilimin, sanatın, edebiyatın, müziğin gücüne sığınmamız; doğayı gözlemlememiz, oradaki o olağanüstü düzeni içselleştirmemiz, onunla bağ ve empati kurmamız gerekiyor. Bu anlamda kültür ve sanatın toplumda yaratacağı farkındalığın ve etkinin gücüne inanarak; izleyicilerimizden destekçilerimize tüm paydaşlarımızı kendimizle birlikte dönüştürmeyi, düşündürmeyi hedefleyerek birlik ve dayanışma ile kurulacak yeni bir gelecek için umut içeren bir çağrıda bulunmak istedik: Başka Bir Dünya Mümkün!

7. Ulaş Eryavuz tarafından tasarlanan, sosyal mesafenin doğadaki temsili olan ‘taç utangaçlığı’ndan esinlenilen festival afişi düşünüldüğünde, festivalde doğanın yansımalarından söz edebilir miyiz?

Öncelikle taç utangaçlığından bahsetmek isterim, zira beni çok etkileyen bir bilgi. Bilim insanları 1920’lerde farklı türdeki ağaçların birbirine hiç değmeden yaşadığını fark edip buna “taç utangaçlığı” adını verdiler. Sebebinin ne olduğuna dair birçok farklı görüş var; aynı tür bitkiler arasında bulunan haberleşme sinyallerinin olumlu veya olumsuz etkilenmemesi için bazı ağaçların farklı türlerle arasına bir sınır ve boşluk bırakması; böcek, hastalık gibi zararlılardan birbirlerini ve kendilerini korumak istemesi; ağaçların arasındaki bu boşlukların varlığıyla hem yüksekteki ağaçların hem de yerde kalan bitkilerin daha fazla güneş ışığı alması ve daha fazla fotosentez yapabilmesi… Daha güçlü yaşamın devamlılığı için varolan taç utangaçlığını bitkiler arası bir saygı göstergesi olarak da yorumlayabiliriz. Onların taç utangaçlığı ile bizlere verdiği basit ama olağanüstü bir mesaj var; beraberlik ve dayanışmayla, birbirimize, tüm canlılara ve doğaya saygı göstererek geleceğimizi yeniden inşa edebiliriz.

Bu temaya ve mesaja bağlı kalarak birçok konserde doğadan ilhamla yazılmış eserler seslendirilecek. İstanbul Müzik Festivali’nin tüm basılı malzemelerini dijitalleştirdik, izleyiciler festival broşürüne ve günlük programlara bir QR kod ile akıllı telefonlarından erişecek; böylece kâğıt kullanımımızı sıfıra yakın bir hale getirdik. Aynı şekilde mekânlarda kullanılacak birçok aydınlatma ve spotlar LED ışıklarla değiştirildi, oradan da müthiş bir enerji tasarrufu sağlayacağız. İstanbul Müzik Festivali kapsamında tüm festival alanlarında geri dönüşüm uygulaması yapılıyor, toplanacak geri dönüşüm atıkları belediyelere teslim edilecek. Yurt dışından büyük orkestralar gelmiyor, dolayısıyla uçak seyahatleri ile sebep olunacak yüksek karbon ayak izi oldukça azaltılmış oluyor. Ayrıca festivalde yer alacak tüm solistlerimizin adına Kütahya’da oluşturulan bir ormana fidan dikiliyor, artık hepsinin Türkiye’de birkaç dikili ağacı olacak.

Son olarak kültür politikaları departmanımızın geçtiğimiz Şubat ayında yayınladığı Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hande Paker tarafından hazırlanan dokuzuncu İKSV raporu, “Ekolojik Dönüşüm için Kültür ve Sanat” da – insanlığın en acil meselelerinden ekolojik krize dikkat çekerek kültür-sanat dünyasını konu üzerine birlikte düşünmeye ve çözüm sürecinin bir parçası olmaya davet ediyor. Umarız bu önemli rapor bunun için bir ortak zemin yaratacak; bugüne kadar bienal ve festivallerimizde yaptıklarımızın etkisini artıracak, önümüzdeki 3 yıllık dönemde İstanbul Kültür Sanat Vakfı stratejik planı ile yapmayı hedeflediklerimizi de destekleyecek.

8. Bu sene aynı zamanda TSKB sponsorluğunda İKSV tarafından gerçekleştirilen, “Yarının Kadın Yıldızları” adlı kadın müzisyenlere destek projesinin 4. yılı, bu proje ve arkasındaki motivasyon hakkında neler söylemek istersiniz?

Bize belli aralıklarla yurt dışındaki müzik okullarından kabul alan ya da orada okuyan ve burs arayışında olan birçok müzisyen ulaşır. 30 yaş altı başarılı müzisyenleri teşvik etmek amacıyla verdiğimiz Aydın Gün Teşvik Ödülü’müzün dışında ne yazık ki festival olarak böylesi büyük burs sağlama imkânımız yoktu. Ta ki uzun yıllardır gösteri sponsorlarımızdan Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) ile Yarının Kadın Yıldızları Genç Kadın Müzisyenler Eğitim Destek Fonu projesini ortaya çıkarana kadar. Kadın eğitimine ve istihdamına büyük önem veren ve bu konuda farklı burslar veren bir kurum olan TSKB ile pozitif bir ayrımcılık yaparak özellikle genç kadın müzisyenlere yönelik bir fon oluşturduk. Bu fona yurt dışında bir müzik okulundan lisans veya lisansüstü seviyesinde kabul alan, yurt dışında müzik eğitimini sürdüren ya da kariyer gelişimine olumlu katkıda bulunacak ustalık sınıfı, orkestra seçmesi, uluslararası yarışma gibi etkinliklere katılım veya çalgı alımı için desteğe ihtiyaç duyan, klasik müzik alanında çalgı, şan veya şeflik alanlarında eğitim alan kadın müzisyenler başvurabiliyor. İlk 3 yılında 40 genç kadın müzisyene destek olduğumuz fonla bu yıl seçilen 13 yetenekli ve başarılı genç müzisyenimizin daha hayallerini gerçekleştireceğiz. Bu fondan yararlanan ve önemli başarılara imza atan genç müzisyenlerimizin başarılarını da gururla takip ediyoruz.

9. “Yarının Kadın Yıldızları” projesi kapsamında, İstanbul Müzik Festivali katılımcıları kadın müzisyenlere destek fonuna nasıl bir destek sağlayabilir ya da sağlıyor? Bu projenin sonuçlarını ve aldığı dönüşleri nasıl değerlendirirsiniz?

Bu yıl projenin konserini fiziki olarak gerçekleştirmiyoruz ne yazık ki ancak geçtiğimiz hafta Yel Değirmeni Kültür Sanat Merkezi’nde projenin bu yılki kanaat önderi sevgili Gülsin Onay’ın ve 9 genç müzisyenimizin katılımıyla şahane bir konser kaydı yaptık. Bu kayıt sonbaharda İKSV YouTube kanalından tüm Türkiye’ye ücretsiz olarak açılacak. Önümüzdeki yıl fiziki konseri düzenleyebilmeyi umut ediyoruz. Konsere katılan izleyicilerin biletleri farklı kategorilerde satışa sunuluyor ve tüm bilet geliri de müzisyenlerimize dağıtılacak fonun havuzuna aktarılıyor. Böylece izleyiciler de bu olağanüstü dayanışma hareketinin bir parçası, müzisyenlerimizin bireysel destekçileri haline dönüşüyorlar.

Projeden destek alan genç kadın müzisyenlerimizin son derece motive olduklarını, eğitimlerine ve mesleklerine daha da büyük bir şevkle sarıldıklarını hem Türkiye’de hem Avrupa’da kazandıkları önemli başarılarla gözlemleyebiliyoruz. Bu da projeyle hayal ettiğimiz şeyi başardığımızı gösteriyor sanırım.

Share this content:

Yorum yapın